Denizin
üzerinde yürüyoruz varsayalım
Denizin ne
güzelliği kalır ki
Boğulup
ölmeyi bilmiyoruz varsayalım
Yüzmenin
ne anlamı kalır ki
Evden çıkarken saate baktı, 21:05. Sokakta
kimse yoktu. Belediye asfalta mıcır dökmüş, kaldırım
ıskalanmamıştı. İçinden söylenmeye başladı. “Madem işi yarın yapacaksın, akşamdan inşaata çevirmesen geberir misin? Neyse siktir et” deyip yola devam etti. Bunlarla
uğraşacak vakti yoktu. Şirin’i alıp bir an önce karşıya geçmeliydi. Yerde bozuk
para sesi duydu. Cebindeki bozuk paraları yokladı. Öğlen yediği dönerin para üstü
eksiksizdi.
Doğancılar
parkının karşısındaki durağa gelip bekledi. Gelen dolmuşta yer olmadığından
binemedi. Paketten bir sigara çıkardı. Çakmağın gazı azaldığından zor yaktı. Hazır gazı
azalmışken, sırf ses olsun diye çakmağı duvara vurup patlatacaktı ki köşedeki
karakolu hatırlayıp vazgeçti. Dolmuşa bindiğinde saate baktı,
21:21. Haldun Taner’in önüne geldiğinde beyine işleyen lağım kokusunu
aldı. Karnının gurultusunu duydu. “Gidip
bir şeyler atıştırsam mı?” diye düşündü. Vakit yoktu, vazgeçti. Yolun karşısına
geçecekti ki tiyatronun yanındaki gazete bayisinde Zeynep’i gördü. İçinde bir korku
ve heyecan belirdi. Yanına gidip gitmemekte kararsız kaldı. Halbuki bir gün
karşılaşmaları durumunda soğukkanlı olmak için provalar bile yapmıştı.